Sene 2001!
O yıllarda Meksika’nın Türkiye’yi 3. Dünya ülkeleri statüsüne almasından dolayı, oturma ve çalışma izinlerinin alınması yaklaşık 4 ay sürdü. Bir ara ben beklentiyi kesmiştim. Derken bir gün, telefonla aradılar ve birkaç güne uçulacağının bilgisini verdiler. Hazır olun dediler!
Ve o gün…Lapis Jewelry firmasının Playa del Carmen’de açmış olduğu yaklaşık 6 bin m2 mücevher shopping center’da çalışmak için atölye ve satış ekibi dahil yaklaşık 30 küsür kişi gece yarısı Atatürk havalimanında bir araya geldi. Birbirlerini tanımayan bir satış kadrosu ve birbirlerini az çok tanıyan atölyeciler.
İlk defa uçağa binenler!
İlk defa yurt dışına çıkanlar!

Sanki askere evladını, kocasını gönderen ailelerin psikolojisi vardı. Ağlayan ağlayana! İki göz iki çeşme!
Benim ve eşimin sıcak bakmadığı bir Meksika macerası için, Cancunun masmavi denizi ve beyaz kumsallarına kanan ve arkadaşı tarafından ikna-kandırılarak giden biri olarak, ağlayanları görünce aklımdan savaşa mı gidiyoruz diye geçirmedim de değil.
Zapataların kucağına mı düşeceğiz!

Amsterdam’a uçuşumuz esnasında uçak içinde hafif derecede konuşmalar, mesafeli tanışmalar başladı. Amsterdam havalimanından Cancun’a aktarma uçuşu için yaklaşık 5 saat bekleme vardı. Uçakta tanışanlar yavaş yavaş Amsterdam havalimanında bir arada gezmeye başladılar. Bir araya gelip yemek yenildi. Free shop’tan alışveriş ederken, kasiyere boarding kartımı verdiğimde, “Heeyyy adamım, harika bir yere gidiyorsun. Yer değişelim mi?” teklifiyle takılmasından etkilenmedim de değil hani.

Amsterdam’dan Cancun’a 10 saat 50 dakikalık uçuşumuz başladığında, economy class koltukların uzun yolculuklarda nasıl bir Çin işkencesine dönüşeceğine tarihi tanıklık edecektim. Uçak içinde yapılan yürüyüşler de olmasa cinnet geçirebilir insan!
Hosteslerin sık sık oturduğumuz yerde eklemlerimizi hareket ettirmemiz için verdikleri talimatlar. Bol bol su ikramları. Acemi birliğinde gibiydim. 🙂

Uçağın gidiş güzergahını ekrandan izlerken, teskereye kaç gün kaldığını çentikleyenler gibi geride kalan mesafeleri göz kararı ile hesaplıyorduk. Mesafe kat ettikçe herkes kendini az kaldı diye teselli ediyordu. Bitsin artık bu çileeee… şarkısını bağıra bağıra söylemek geliyordu içimden!

Meksika hava sahasına yaklaşıldığında hostesler ellerinde immigrasyon belgelerini ve bilgi formlarını doldurmak üzere bütün yolculara dağıtmaya başladılar. Uçak içinde tükenmez kalem arayışı ve yabancı dil bilmeyenlerin kim bana yardım edebilir bakışları havada çarpışıyordu. Kendi evraklarını dolduranlar, sonrasında diğerlerine de yardım etmeye başladı ve ben uçakta rehin kalacağım galiba endişesinde olanlar rahatladı. Deriiin bir nefes aldılar!

Uçak alçalırken ben ki çocukluğumun büyük bir çoğunluğu yurt dışında geçmiş olmasına rağmen, böyle bir sık ormanlık (jungle), yeşillik, masmavi deniz ve gözü alan bembeyaz bir kum ambiyansını görmemiştim.
Her yer yeşildi!
Muhteşem bir manzara vardı.
Manzara ile ilgilenen de çok azdı bizim ekipten. Daha alçalırken nasıl bir şeyle karşılaşacağız endişeleri yüzlerinden okunuyordu.
Tedirgindi çoğu!
Bizi mayalı yerliler mi karşılayacaktı…? 😀 😀

Uçağın yumuşak inişinden sonra körüğe ilk çıkışta coğrafyanın sıcağını paçalardan yemeye başladık. Ne de olsa Şubat ayında uçmuştuk ve İstanbul – Amsterdam kış mevsimindeydi. Herkes kalın montları kazakları giymiş, şimdi de nereye soksam diye uğraş veriyorlardı. Neden içlerinde tek akıllı ben gibi duruyordum…? Elimde ince bir ceket ve kot gömlek vardı.

 

 

Pasaport kontrolünün yapılacağı salona doğru ilerlerken bizi bekleyen sürprizlerden bir haberdik.
Cancun havalimanına o tarihe kadar bizim gibi adetlice bir Türk çalışma kafilesi inmemişti. Sonraki yıllarda hafızalarımıza kazıyacakları ve çok önemli olan oturma ve çalışma izni nam-ı diğer FM3 (söylenişi efem üç) bütün ekipte vardı.
Lâkin, bizi kurbanlık koyun gibi ayırmaya başladılar. Ana dilleri gibi İspanyolca konuşan Meksikalılar (şaka şaka) vıdı vıdı bir şeyler deyip, el işareti ile bizleri teker teker bir yere toplamaya başladılar. Sonra genişçe bir odaya aldılar. Uzunca bir süre bekledik.
Ara sıra bazı memurlar gelip hepimizi bakışlarıyla kesip gidiyorlardı. İngilizce bilenler neden bekletiliyoruz diye sormaya kalkıştığında da soru sormayın sizi ülkenize geri göndeririz diye kesin bir tavırla uyarıyorlardı. Hakları da vardı!

Uzunca bekleyişten sonra beyaz tenli bir Meksikalı geldi. Diğer memurların duruşundan, kendisinin kıdemli ya da önemli biri olduğu anlaşılıyordu. Küçümseyen bakışlarla ekibi baştan sona süzdü. Herkesi tek tek süzdü!
İngilizce bilenler el kaldırsın dedi. Kaldırıldı. İspanyolca bilen var mı diye sordu. Bir arkadaş çıktı. Sonra dil bilmeyenlere kızgın bir tavırla sorular sormaya başladı. Herif resmen dalga geçiyordu. Artık soru sorup da, bizim ekiptekiler anlamayınca, dil bilen bizler müdahale etmek istedik ama kesin bir tavırla bizleri susturdu ve aynı şeyi söyledi. Hepinizi ülkenize geri gönderirim!

Memur kendini tatmin ettikten sonra odadan çıktı. Yarım saat sonra Lapisin yetkilisi girdi ve endişe etmememiz gerektiğini birazdan pasaport kontrolünden geçeceğimizi ve otobüse bineceğimizi söyledi. Bizimle neler konuştuklarını, bize nasıl davrandıklarını sordu.
Sonra gerçekten pasaportlar bizlere verilip, pasaport kontrol bölümünden geçtik.
Sıra gelmişti bavulları almaya.

Herkes kendi bavulunu bulup da çıkışa doğru yöneldiği sırada, sıra sıra dizili, ellerinde siyah eldivenler olan memurların müdahalesi ile karşılaştık. Bavulların hepsini açmamızı istediler. Bavullar teker teker açıldı ve hallaç pamuğu gibi her yeri didik didik arandı. Ne kadar yiyecek varsa çöpe atıldı. Sadece free shoptan aldıklarımızı geçirebildik. Vakumlu yiyecekleri bile çöpe attılar.
Nasıl keyif aldıklarını anlatamam!

Ve sonunda tahliye edilmiş mapuslar gibi havalimanı ana kapısına çıkmaya başladık. Herkes sövüyordu!
Bizim için tutulan şirket otobüsüne binmeye başladık. Adet tamamlandığında, şirketin yetkilisi otobüste kısa bir brifing verdi. Merak etmeyin, moralinizi bozmayın, cennet gibi bir yere geldiniz vesaire vesaire…
Akabinde otobüs Cancun’dan Playa del Carmen’e yola çıktı.

Hava karardığı için bir şey belli olmuyordu. Bir saatlik yolculuktan sonra Puerto Aventuras adı verilen, tatil köyünü andıran, kapısında güvenliği bulunan bir yere geldik. Şirket yetkilisi burayı anlata anlata bitiremiyordu. Puerto Aventurasın iç sokaklarında bir iki atılan turdan sonra kalacağımız evlerin bölgesine geldik. Herkes bavulunu aldı ve sıra oldu. Askerdeki gibi!
Şirket yetkilisi ikişerli eş olmamızı ve eş olanların aynı evde ikişer kişi kalacağını söylemesiyle kısa bir uğultudan ve eş kapmaca yarışmasından sonra eşleşemeyenler ortada kalmayacak şekilde belirlendikten sonra şirket yetkilisinin inisiyatifi doğrultusunda sen şu eve, sen bu eve yerleşin talimatıyla ben ve eşim bir eve kapağı attık.

 

 

Yolun kenarına dizilen ve her ev için alınan belli başlı ihtiyaç malzemeleri poşetleri taşıdık. Tencere, tava, makarna, deterjan, tuvalet kağıdı filan vardı.

 

 

Bizlere 10 dakika mühlet verildi. 10 dakika sonra yola dizilmemiz emredilmişti. Yoksa mıntıka temizliği cezası verilecekti. (Şaka şaka)
Mevcut tamamlandıktan ve içtima alındıktan sonra tesis içinde bir restorana götürüldük. Yemekhanede yeriz diye bekliyordum! 🙂
Gece yemeği de yenildi. Bölgesel bilgiler verildi. Yapılmaması gerekenler iletildi. Ertesi gün için izin verildi ve takip eden gün iş başı yapılacak denildi. Yemek bitince yeni bir güne başlamak için yeni bir ülkede, yeni bir şehirde belki de kasabada yer alan evlere yatmaya gidildi…

(Not: O yıllarda dijital fotoğraf makineleri, deli gibi dokunmatik cep telefonları olmadığı için film rulolu makinelerle fotoğraflarım var. Bunları dolayısıyla scan ettirip o şekilde yayınlıyorum. Yine o yıllarda her anın fotoğraflarını deli gibi çekemiyorduk 🙂 Yadırgamamanızdan dolayı teşekkür ederim.)