Sabahın erken saatinde gözler yine dınk diye açıldı. Çalar saat bile uyuyordu. Ev arkadaşımla kalkıp, kahvaltımızı ettik. Sakal traşımızı olup, iş kıyafetlerimizi giyip dışarı çıktık. Diğer evlerdekilerde dışarı çıkmıştı. Hava sıcaktı. Nasıl gideceğiz diye herkes merak ediyordu.
Lapisten hiçbir yönetici ya da herhangi biri nasıl gideceğimiz ile ilgilenmemişti. Yaklaşık 30 kişi yürümeye başladık. Puerto Aventurasın ana giriş kapısına kadar geldik. Kapı güvenliğine Lapis filan dedik. İngilizce bilen yok. El işaretleriyle yakında der gibi tarif ettiler. Otoyola çıkınca uzaklardan Lapisin binasını gördük. Yürüsek mi, otostop mu çeksek derken grupça yürümeye başladık.
Takım elbiseli, kumaş pantalonlu ve tiki gömlekli insanlar otoyolun kenarından yürüyordu. Yanımızdan arabalar vızır vızır geçiyordu. Hani dedik, işletmenin bizi güvenlik altına alması ne kadar güzel. Burada arabanın biri çarpsa, mefta olurdu insan. Yanımızdan geçenler de kim bu tür insanlar diye bize bakıyorlardı. Hızlarını kesip, dikkatlica süzenler vardı.
20 dakikalık yürüyüşten sonra Lapisin binasına vardık. Kapıda bizi beyaz kostümlü güvenlik görevlileri karşıladı. Yanlarında bir de tam teçhisatlı, otomatik tüfekli polis de vardı. İçeri girerken güvenlik görevlisi beklememiz için el kol yordamıyla durdurdu.

 

 

Bir müddet sonra yöneticimiz geldi. Hal hatır sormalar derken biz, bir dahaki sefere servis olursa memnun oluruz dedik. Tamam tamam dedi! Satış bölümüne geçtiğimizde içeride oturan Meksikalı satışçılar bize “kim bu uzaylılar” gibi bakıyordu. Bakışlar biraz tersti. Gözlüklü bir Amerikalı yanımıza geldi. Öğrendik ki, oranın genel müdürüymüş. Onun da yanında biri vardı. O da satış müdürüymüş. Bizi beğenmeyen gözlerle ve sahte samimiyetle karşıladılar.

 
Satış bankolarında oturup da ayağa kalkmaya tenezzül etmeyen Meksikalıları yanımıza çağırdılar. Bayram tebriği seromonisi şeklinde tanıştırdılar. Kısa süre içinde Meksikalılar yerlerine döndü. Bizler de mağazanın içini gezmeye başladık. Ürünleri ezberlemeye başladık. Nerede ne var. Ağır odalardan birine oturup aramızda muhabbete başladık.
 
Bir iki sempatik Meksikalı yanımıza geldi. Önceden hazırlandıkları belliydi. Hemen Atatürk’ten konuya girdiler. Ne kadar muhteşem olduğunu bize anlattılar. Kısa süre için bile olsa muhteşem gurur duydum. ATATÜRK dünyanın her yerinde saygı ile anılıyordu! Hadi dediler kahvaltı etmediyseniz üst katta personel yemek salonu var orada edin. Bazılarımız yukarı çıktı. Ben de merakımdan çıktım. Köy kahvelerindeki gibi plastik masalar vardı. Masa örtüleri plastikti. Plastik sandalyeleri de dizip yemekhane yapmışlar. Girişin sağ tarafına da uzunca bir servis tezgahı koymuşlar.

Quesedilla ile ilk orada tanıştık. Tezgahın üstünde genişce bir cam kasenin içinde yeşil bir şey vardı. Bu klasik acımız dediler. Baktık, Meksikalılar kepçeyi daldırıp daldırıp acıdan tabaklarına koyuyorlar. Biz de kepçeyi daldırıp tabağımıza koyduk. Türkler bir masaya, Meksikalılar bir masaya geçtiler.

Kahvaltıya başladık. Meksikalılar sürekli bize bakıyorlar ve aralarında kısa kısa konuşuyorlardı. Taa ki, içimizden iki kişi quesedillas’ı acıya bulayıp yiyene kadar. Burunlarından acı çıkan nadir insanlar grubuna dahil oldular! Meksikalılar ve biz de kahkahayı bastık. Acının ucundan tadınca nasıl bir zehir olduğunun farkına vardık. İçimizde, ben memlekette ne acılar gördüm diyen arkadaşın bile rengi değişti.

 
Kahvaltımız bitince yine aşağı salona indik. Ürünleri analiz etmeye başladık. Bir yönetici geldi. Bizleri topladı ve satış gazı vermeye başladı. Siz şöyle büyük satıcılarsınız. Böyle usta satıcılarsınız. Bunlar bir halt bilmez. Siz yeri gelecek bunlara öğreteceksiniz. Satışları siz kapatırsınız. Her müşteriye girin. Kasaya yönelip oradakilerle de tanıştırdı. Satış kontratları nasıl doldurulacak bize gösterdiler.
Kafeteryaya geçtik. Müşteri filan yok. Gün içerisinde muhabbet ediliyor. Bizler muhabbet ederken Meksikalılar bizi seyredip aralarında kritik yapıyorlardı. Neden kritik yatpıklarını tuvalete gittiğimde karşılaştığım Meksikalıdan öğrendim. Neden aranızda kavga ediyorsunuz diye sordu. Ne kavgası dedim. Sohbet ediyoruz. Bağıra bağıra konuşuyorsunuz ama dedi. Güldüm. Bizde böyle dedim. İlginç dedi.

 

 

Lapis, turla ve rehberle ve taksilerin getirdikleri müşterilere satış yapmak üzere sistemini kurmuştu. müşteriler belirsiz zamanlarda gelirdi. Bütün gün klimalı bir ortamda oturuyorduk. Gelen müşterileri kapıda infocu karşılar.
Firma hakkında genel bilgi verir sonra içeriye salona yönlendirirdi. Bizler de satış alışkanlığından dolayı genelde ön kısımda dururduk. Dolayısıyla içeriye giren müşterileri bizler karşılardık. Satıcı sayısı fazla ama içeri giren müşteri sayısı azdı. Bütün bir günümüz hem aramızda hem de diğerleri ile sohbetle geçti.
 
İlk gün olmasından dolayı bize erken izin verdiler. Servis sorduk. Bir kaç güne gelecek dediler. Nasıl gideceğiz dedik. Sabah nasıl geldiyseniz dediler. Hadi bakalım hoşgeldin dedik. Aramızdaki bir çok satışçı Türkiye’de iş bulamayıp da burada yakaladıkları fırsatı değerlendirmek için gelmişti.
Dolayısıyla kimse sesini çıkartmadı.
Bu gibi durumda kesinlikle konuşan biriyimdir. Ben de ilk gün olmasından ve topluluğun da ses çıkartmamasından dolayı sessiz kaldım. Şimdilik! Akşam saatinde otoyolda yine bir zümre yürüyüşe çıktık. Evlere dağıldık. Kostümlerimizi değiştirip sahile indik. Birkaç arkadaş, Türkiye ile saat farkının uygun olmasından dolayı internet kafeye gidip ailelerimizle konuşmanın yolunu tuttuk…